İmzacılara Mektup

Sevgili Meslektaşım,

Öncelikle “Gericiliğe İzin Vermeyelim” başlıklı imza kampanyamıza verdiğiniz destekten ötürü Üniversite Konseyleri Derneği yönetim kurulu adına içtenlikle teşekkür etmek isterim. Çok kısa bir sürede metnimizin altına imza koyan 7500’den fazla akademisyenimiz ülkemizin yüz akı olmuştur. Akademinin türban ve aslında AKP destekçisi olarak gösterilme çabaları boşa çıkarılmıştır. Bu açıdan hep beraber çok önemli bir iş başardık.

Ancak bildiğiniz gibi türbanla ilgili anayasa değişikliği TBMM’den geçmiştir. İktidar bu değişiklik konusunda son derece rahat hatta pervasız davranmıştır, öyle davranmaya da devam edecektir. Nitekim daha değişiklik yürürlüğe girmeden türbanlıların derslere girmeye başlaması bu pervasızlığın sonucudur.

Geldiğimiz noktada, kısa da olsa bir durum değerlendirmesi yapmamızın, anayasadaki türban değişikliğinin anlamı, bu değişikliğin amacı ve bundan sonra yapmamız gerekenler hakkındaki görüşlerimizi daha ayrıntılı paylaşmanın önemli olacağını düşündük. Bizler bilimsel düşünen insanlarız. Bu bakımdan ikirciksiz ve tutarlı olmamız, çok net davranmamız başarılı olmamız için şarttır. Bu mektubu bu nedenle kaleme alıyoruz, aklımızı ortaklaştırmak istiyoruz.

Yukarıda belirttiğimiz gibi hep beraber imzalarımızla gösterdiğimiz tavır çok yerinde ve zamanında olmuştur. Bununla birlikte iktidarın pervasızlığı ve sürecin niteliğinden dolayı, bunu daha çok bir başlangıç olarak kabul etmekten ve mücadeleye devam etmekten yanayız. Karşımızdaki süreci olabildiğince net tarif edersek, bu düşüncemizi paylaşacağınızı umuyoruz.

Karşımızdaki süreç bizim açımızdan özünde şudur: AKP iktidarı, toplumu cemaatleştirme, siyasal ve toplumsal yaşamı dine uydurma ve nihayet ılımlı İslam cumhuriyetini hayata geçirme amacıyla hareket etmektedir.

Bu süreç karşısında aslında bizim her zaman geçerli olan bazı ilkelerimizin hatırlanması çok önem kazanmıştır. Bu ilkelerden en temel olanı, tüm konularda akla ve bilime dayanmaktır. Bu ilkeyi hatırlatmamızın nedeni, hızla bertaraf etmemiz gereken önemli bir yanılgı olduğunu görmemizdir ki o da dini yoruma dayanarak türbanın gereksizliğini göstermenin soruna çözüm olacağı düşüncesidir. Pek çok platformda “gerçek Müslümanlık”, “kutsal kitabın gerçek buyrukları” vb. dinin “akılcı” yorumlarını yapmayı hedefleyen tartışmalar yapılmaktadır.

Biz ilk planda yapılması gerekenin kesinlikle bu olmaması gerektiği düşüncesindeyiz. Tam tersine, türbanın dinde olup olmadığı sorusu önemsizleştirilmeli, bu soru geri plana itilmelidir. Çünkü gerçek meselemiz bu değildir ve meseleyi böyle tarif etmek zaten baştan kaybetmektir.

Din, nihayet sosyal bir olgudur, dinin akıl ve bilim karşısında kendisini değiştirmeye zorlanması her zaman bir sosyal güçler sorunu olmuştur. Sosyal gelişmeler ve bu gelişmelerle ortaya çıkan güçler, Aydınlanma döneminde, “bu, dine uygun mu?” sorusunun yerine “bu, akla uygun mu?” sorusunu koymuştur. Laikliğin gerçek kaynağı budur ve bizim de sorumuz halen bu olmalıdır. Bu soruyu sorarak baktığımızda, türbanla ilgili meselemiz, kadının erkeği tahrik etmemek için örtünmesinin akla aykırılığıdır. Bu kadına da erkeğe de hakarettir. Bu konuda iktidarın düzenleme yapması, kadın erkek ilişkisine dini biçim kazandırması, aslında büyük bir cürettir. Kadının aklıyla ve emeğiyle özgürleşmesi yerine kapanması onun tutsaklaşmasıdır. Bu şekilde sokağa çıkmaya, üniversiteye gitmeye “hak kazanması”, kadının özgürleşmesi önündeki gerçek engellerin üzerini örtmektir. Bu açıdan laiklik, devletin ve toplumun dine göre değil akla göre düzenlenmesi ile anlamını bulmaktadır. Bunun gerisine düşmek düşünülemez, hiçbir “özgürlük” talebi de bunun gerisine düşmeye mazeret oluşturamaz. Dine dayanarak akılcı yorumlar yapma çabaları ise iyi niyetli olsalar bile hem ilke olarak hem de tarihsel olarak çıkmaz bir yoldadırlar ve bu konuda AKP ile rekabete kalkmak kesinlikle başarısız olmaya mahkûmdur.

Öte yandan üniversitede türbana karşı çıkmak, inanca yasak getirmeyi istemek değildir. İnsanlarımızın inanç özgürlüğü elbette olmalıdır ancak dünya işlerini akla değil inanca göre düzenlemeyi istemek özgürlükçülük değil gericiliktir. Özellikle eğitim, öğretim ve bilimsel araştırma kurumları olan üniversitelerde, her şey akla ve bilime göre düzenlenmelidir. Aydınlanmanın üsleri olması gereken üniversitelerin dine değil akla ve bilime dayanma ilkesinde her koşulda net olması gerekir. Bu bakımdan üniversitelerin hedef alınması büyük bir cürettir.

Bu ilke bizim için vazgeçilmez olmakla birlikte, durumu anlamamıza ve doğru tavrı üretmemize yetmemektedir. Çünkü her ne kadar AKP dinin alanını genişletiyorsa da bunu yapmasını sağlayan dine çok bağlı olması değildir. Zaten bildiğiniz gibi türban sorunu yeni değildir, 1980’lerden hatta daha öncesinden beri sürmektedir. Hal böyleyken bu akla aykırı adım nasıl bugün bu kadar pervasızca atılabilmiştir? AKP’nin cumhuriyeti ılımlı İslam’a göre düzenleme projesi nasıl olur da hayata geçmektedir?

Dinin aklın karşısında toplumsal ve siyasal yaşamda alanını genişletmesinin arkasında, Aydınlanma döneminde olduğu gibi yine bazı sosyal güçler vardır ancak bu defa bunlar geri yönde işlemektedirler. Bilinmesi gerekir ki bu güçler tek başına AKP’nin, hatta tüm dinci gerici hareketin gücünden ibaret değildir. Bu kadar güçlü oldukları doğru değildir. Bu bizzat Tayyip Erdoğan’a bakılarak anlaşılabilir. Bu sürecin ve AKP’nin arkasında günümüzün başka hâkim güçleri vardır. Başka türlü bu siyasal projenin hayata geçmeye başlaması mümkün olmazdı.

Bu güçlerden ilki açıkça emperyalizmdir. ABD emperyalizmi Ortadoğu’yu sömürgeleştirmek ve bunun için de bizi kullanmak istemektedir. Ortadoğu’daki diğer müttefikleri olan Suudi Arabistan’ın, İsrail’in yanına ve kendisine direnen Arap halklarıyla, İran’ın karşısına Türkiye’yi koymak istemektedir. Böyle bir Türkiye’nin kendi mandası olması gerektiğini ve ancak ılımlı İslam’la yönetilirse bunun mümkün olacağını hesap etmektedir. ABD, Türkiye’de laiklik ile bağımsızlık arasındaki bağlantıyı çok iyi anlamış, Türkiye’yi sömürgeleştirmek için ılımlı İslam modelini desteklemiştir. Bu yüzden bu gidişe yalnız bir imza kampanyasıyla, hatta birkaç karşı çıkışla dur demek doğrusu mümkün değildir. Gösterilen samimi reflekslerin, önemli olmakla birlikte, yeterli olmaları mümkün değildir. Cumhuriyetin kimi reflekslerle, bazı çıkışlarla korunabileceği bir ciddi yanılgı haline gelmiştir ki bir süre sonra bu bir büyük umutsuzluğa da dönüşebilir. Nitekim bizzat başbakan, tepkiler karşısında “bu refleksleri bekliyorduk” demiştir.

Refleksif değil tutarlı, sistemli ve örgütlü bir çaba içinde olmak gerekmektedir. Bunun için de net olmak ve şu sorulara yanıt vermek gerekir: Herkesin ılımlı İslam cumhuriyeti projesinin arkasında ABD olduğunun farkında olmasına rağmen, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri neden halen sorgulanmamaktadır? ABD’den bağımsızlık için, laiklik için, kalkınma ve sosyal adalet için bir yarar mı umulmaktadır? Neden ABD ile yapılmış anlaşmaların iptali, ABD üslerine el konması ve NATO’dan çıkılması düşünülmemektedir? Halen ABD müttefiki, “stratejik ortağı” vs. olmak bir büyük tutarsızlık ve akılsızlık değil midir? Cumhuriyeti kaybederken hangi hesaplar bu gaflete ve ihanete neden olmaktadır?

Yanıt ABD’nin gücü müdür? Onunla pazarlık yapılabileceği midir? Öyleyse cumhuriyetin ABD mandası seçeneği reddedilerek kurulmuş olduğu unutulmuş demektir. Cumhuriyeti ABD ile pazarlık yaparak ayakta tutamazsınız.

Öte yandan yükseköğretim sistemimiz yine emperyalizmin verdiği akılla çok büyük sorunlarla boğuşur hale gelmiştir. Üniversitelerimizin sayıları hızla artırılırken kaynak yokluğu mazeret edilerek niteliklerinin düşürülmesi, ABD’nin ve onu Bologna Süreci ile takip eden AB’nin verdiği akılla olmaktadır (Derneğimizin Şubat bülteninde Bologna Süreci ile ilgili bir değerlendirme yer almaktadır). Devletin eğitim yerine faize harcama yapması, emperyalistlerin kontrolündeki IMF programlarıyla sağlanmaktadır. Amaçladıkları, bilime ve bilimsel düşünceye uzak, sınırlı bilgi sahibi kendi istedikleri türde kuşaklar yetiştirmektir.

Çok az üniversitede ise AB’nin, NATO’nun, emperyalistlerin kontrolündeki kimi kuruluşların lütfettiği kaynaklarla ve onların belirlediği konularda projeler yürütülebilmektedir. Örneğin AB’nin 6. Çerçeve Programı’nda Türkiye’den önerilen projelerin yüzde 85’i reddedilmiş, ülkemizin ihtiyacı olan tarımla ilgili projelere hemen hiç kaynak verilmemiş, üstelik ülkemiz verdiği 200 milyon Euro’nun sadece 50 milyon Euro’sunu geri alabilmiştir. Bilim üretmek isteyen yetenekli gençlerimize ise yurtdışı adres gösterilmekte, beyin göçü teşvik edilmektedir. Hem yeni kuşakların yetersiz eğitim alması hem yetenekli gençlerin yurtdışına gitmesi hem de bilimsel faaliyetin ülkemiz ihtiyaçlarından koparılması, ülkemizin kalkınması için vazgeçilmez olan kaynakların heba olması anlamına gelmektedir.

Kısacası, nasıl gericilikle aramızda bir orta yol yoksa emperyalizmi ile de yoktur. Ya emperyalizmden koparsınız ya da emperyalizm karşısında diz çökersiniz. Bugün başka bir seçenek olmadığı açık olmalıdır.

AKP’nin arkasındaki diğer güç de emperyalizmle iç içe geçmiş olan sermaye sınıfıdır. Türkiye burjuvazisi AKP’yi iktidara geldiğinden beri desteklemekte, “istikrar”ın koruyucusu olarak neredeyse kutsamaktadır. Zira AKP, sermayenin bir dediğini iki etmemektedir. Sosyal güvenliğin tasfiyesi, özelleştirmelerin tamamlanması, eğitimin ve sağlığın piyasalaşması, iş güvencesinin yok edilmesi gibi sermaye talepleri hızla yerine getirilmektedir. Haklarından yoksun kalan halkımıza, tarikat bursları ve sadakalar çare olarak gösterilmekte, piyasalaşma gericiliği beslemektedir. Üniversitelerimizin kamu kaynağından yoksun bırakılarak emperyalist kuruluşlara, sermayeye, tarikatlara muhtaç edilmesi, öğrencilerimizden eğitim ve araştırma faaliyetlerinde sürekli para istenmesi utanç vericidir. Oysa bu ülke yoksul değildir, bu ülkenin yoksul olduğu bir yalandır. Bu ülkeyi yoksullaştıranlar, asalak sermaye sahipleri, onların faiz yağması, rant ve talanıdır. Türkiye burjuvazisi, bu gidişattan yarar ummakta, giderek dine göre yaşayacak halkımızın örgütsüzleşeceğini, sendikalaşamayacağını, hak aramayacağını, sosyal güvenlik istemeyeceğini hesap etmektedir. AKP tüm bunları yeni hazırladığı anayasaya da koymaktadır. Kısacası, Türkiye Cumhuriyeti, sermaye sınıfının elinde emekçi halka karşı kullanılmış, emperyalist yağma ve talana açık hale getirilmiş, gericiliğe ve karanlığa teslim edilmiştir. 1923 yılında ilan edilen cumhuriyet, işbirlikçi sömürücü güçlerin elinde, kendi ilkelerine ihanet etmiştir.

Sonuç olarak, yukarıda açıklamaya çalıştığımız nedenlerle, bugünkü meselemiz gericiliğe, bağımlılığa, sömürüye karşı harekete geçerek bunların koçbaşı haline gelmiş olan AKP’den kurtulmak ve ulusal egemenliği, özgürlüğü ve eşitliği bayrak yapan saygın bir cumhuriyete yönelmektir. Bunun için tek dayanağımız, aydınlanmacı, yurtsever ve kamucu kimliğe sahip çıkan kendimizin, öğrencilerimizin ve emekçilerimizin örgütlü gücüdür. İmza kampanyasıyla başlattığımız hareketi güçlendirmek için sizi birlikte davranmaya devam etmeye davet ediyoruz.

Hepimize kolay gelsin.

Sevgi ve saygılarımla,
Prof. Dr. İzge Günal
Üniversite Konseyleri Derneği Başkanı

Mektubu PDF formatında da okuyabilirsiniz.